15 Temmuz’un Arkasındaki Siviller (8)

Amerikan Elçiliği telgraflarına sızan Gülen Cemaati

Bu gizli kasetlerden sadece ABD’li savcıların haberi yoktu. 2009 yılında dönemin ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in Washington’a geçtiği bir telgrafta Gülen’in devlete sızma konuşmasından bahsedilmekteydi.

Darbenin arkasında Gülen Cemaati olduğuyla ilgili somut delil isteyen ABD, aslında Fethullah Gülen’in bir “sufi cleric” olmadığının ve devlette gizlice örgütlendiğinin en az 10 yıldır farkındaydı.

 

Bunun için Wikileaks’te yer alan ABD elçilerinin son 10 yıldır Türkiye’den Washington’a gönderdiği telgraflardan bir kaçına daha bakmak yeterli.

ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman (2005):

“Gülen Cemaati yüzlerce müridini polis teşkilatına, yargıya ve Sayıştay’a sızdırmış durumda.”

ABD İstanbul Başkonsolos Vekili Stuart Smith (2005):

“Türk polis teşkilatında irtibatlı olduğumuz üç üst düzey yetkili, Gülen’le ilgili basılı malzemeler sunarak, FBI’nın kendisi hakkında bir tür temiz kağıdı verip veremeyeceğini sordular”

İstanbul Başkonsolosu Deborah Jones (2006):

“(Vizeye) başvuranlar, seyahat amaçları ve Fethullah Gülen’le ilişkileri konusunda daima kaçamak cevaplar veriyorlar. Bu durum konsolosluk çalışanlarının kafasında soru işaretleri yaratıyor. Endişemiz Türkiye’nin laik kesiminin endişeleriyle aynı”

İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Wiener (2009):

“İrtibatta olduğumuz kişilerin hepsi Kemalizm’in en güçlü kalesi Türk ordusu da dahil olmak üzere Türk toplumunun her yerinde olduklarında mutabık”

Ankara Büyükelçisi James Jeffrey (2009):

“Türk Polis Teşkilatı’nın Gülen’e bağlı olup olmadığını teyit etmek imkansız olsa da aksini söyleyen tek bir kişiye rastlamadık. Gülen’in yurtlarında kalanların polis okulu sınavlarındaki soruları önceden aldıklarına dair duyumlarımız var”

Ergenekon soruşturmaları üzerine polis Türkiye’deki teamüllerin dışına çıkarak ABD Büyükelçiliği’ne iki kez (2008 ve 2009) sunum yapmış, onları ikna etmeye çalışmıştı.

ABD, Gülen cemaatinin orduda örgütlenmesinin 8 yıl öncesinde bile farkındaydı:

ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey (2009):

“Gülenci gazeteler Ergenekon soruşturmalarında başı çekiyor. Genelkurmay’a yakın kaynağımız askerlerin geleneksel ağırlığının Türkiye tarihindeki olumsuz bir etken olduğunu düşünüyor. Ama Gülen’den nefret etmeyenler bile onun ve taraftarlarının sadece orduyu ele geçirmek değil, Türkiye’yi bir İran’daki gibi bir İslami cumhuriyeti dönüştürmek için acımasız bir arayışta olduğunu düşünüyor.”

(2008–2010 yılları arasında Ankara’da ABD büyükelçisi olarak bulunmuş James Jeffrey, darbenin ardından verdiği röportajda da şöyle demişti:

“Hepimiz kesin kanıtları bekliyoruz ancak emarelerin çoğu Gülen hareketine işaret ediyor. Emareler darken de sadece Türk hükümetinin açıklamalarını kastetmiyorum. Bunu planlayanların askeri müesses nizamdan olmadığı ortada. Benim bildiğim kadarıyla Gülen hareketi ordu içine epey sızmıştı. Zaten polis ve yargıya aşırı şekilde sızmalar daha önce gerçekleşmişti. Bunlara Türkiye’de görev yaptığım yıllarda şahit oldum. Özellikle Balyoz soruşturmasında, Hakan Fidan’ın ifadesi alınmaya çalışıldığında ve 2013’teki yolsuzluk davaları sırasında bu durumu tespit ettim. Türkiye’de bürokrasinin önemli bir bölümü Gülen cemaatinden sızmıştı ve sadakatleri devlete değil bu hareketeydi. 15 Temmuz’un arkasında Gülencilerin olma ihtimali yüksek ancak Türkiye’nin bunu yargı önünde kanıtlaması gerekiyor. İpi kimlerin çektiğini anlamak için daha çok bilgiye ihtiyacımız var.

ABD elçiliği Gülen cemaatinin ordudaki gizli örgütlenmesi ve bunun için izlenen özel taktiklere kadar konuya hakimdi. 17 Eylül 2009 tarihinde ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Sharon Wiener’ın Washington’a gönderdiği bir telgrafta bu taktikler ayrıntılarıyla anlatılmıştı:

“ Kemalistlerin hiddetinden nasiplenen diğer bir grup, dini lider Fethullah Gülen’in müritleri. Kontaklarımızın tümü, bu müritlerin Kemalizm’in en güçlü kalesi olan ordu da dahil olmak üzere Türk toplumunun ‘her yerinde’ olduğu konusunda hemfikir. Çongar ordu kumandanlığının, Gülen hareketinin silahlı kuvvetlerin daha üst kademelerine sızmasından giderek rahatsız olduğunu ve Gülenciler’i bu kademelerden temizlemeye her daim istekli olduğunu söyledi. Bunları ortaya çıkarmak için kullanılan taktiklerden biri, askerlerin eşlerini de getirmeleri gereken bir havuz partisi düzenlemek ve böylece kocalarının kariyerlerini mahvetmek pahasına mayo giymeyi reddeden dindar kadınları ifşa etmek. Ancak Çongar, Gülen yandaşlarının, kimliklerini saklamak için laik gibi davranmaya başladıklarını kaydetti. Örneğin, laiklerin eşleri havuz partilerine tek parça mayolarla katılırken, Gülencilerin eşleri daha açık olan iki parça bikini giyiyor. Çongar aynı zamanda, laik olmayan subayları tespit etmeye çalışan açıkgöz müfettişleri kandırmak için evlerini ve çöplerini içki şişeleriyle dolduran dindar subayların hikâyelerini anlattı.

 

Darbeci subayların ifadelerinde ordu içindeki paralel hiyerarşi: Abiler

Gülen, hakkında dava açılmasına neden olan konuşmasında dinleyenlerden duydukları mahrem şeyleri çıkarken çöp kutusuna atmalarını istemişti. “Arkadaşlarımızın mevcut olduğu” resmi kurumları sıralarken de Adliye, mülkiyeden sonra adını vermeden “hayati bir müessese” dediği bir yerden bahsetmişti.

O gizli bir toplantıda bile gizlilik nedeniyle adını vermediği “hayati bir müessese” Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi.

Fethullah Gülen verdiği röportajlarda cemaatinin gizli taktiklerle orduda örgütlendiği iddialarını sürekli yalanladı:

“Hiçbir mantığı olmayan ürpertici bir yalan. Bu projelerin ne olduğunu hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman da böyle bir projem olmadı. Çünkü sızma, düşmana karşı yapılır. Ordumuz hakkındaki hislerim çoklarının malûmu olduğu gibi, yazdıklarım ve söylediklerimin de hepsi meydandadır.”

Gülen cemaatinin ordu içindeki örgütlenmesi 40 yıl boyunca hakkında gizli bir toplantıda bile şifreli kelimelerle konuşulacak kadar büyük bir gizlilik içinde yürütüldü.

Çünkü laiklik konusunda çok hassas olan orduda askerlerin de seküler bir hayat tarzına sahip olmaları isteniyor, ibadet etmeleri, eşlerinin başörtü takmaları ordudan atılma sebebi olabiliyordu.

Fethullah Gülen, bu hassasiyetleri aşmak için “tedbir” adını verdiği taktikler geliştirdi. Şia mezhebinde “takiyye” adı verilen bu taktiklere, İslam davası uğruna bazı günahların işlenmesine cevaz veren fetvalarla yol verildi. Gözle namaz kılmak, sarhoş olmadan içki içmek, başörtüsü takmamak gibi fetvalar ordu içindeki Gülencilerin kendilerini gizlemesini, seküler insanlar olarak tanınmalarını sağladı.

Kendisi de ordudan internete sızdırılan bir görüntü nedeniyle istifa ettirilen eski asker ve güvenlik uzmanı Metin Gürcan, darbeden tutuklanan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ı şöyle tarif ediyor:

“İçki içerdi ve Ramazan’da oruç tutmazdı. Böylece dindar olmadığını gösterirdi”

Arkadaşlarının böyle tanıdığı Yarbay Türkkan, savcılık sorgusunda 1989 yılında kendisini askeri liseye sokan Gülen Cemaati’nde geçen 27 yılını ise şöyle anlattı :

“O tarihlerde Bursa Cumhuriyet Lisesi Ortaokul kısmında okuyordum. İyi ve geleceği parlak bir öğrenciydim. Ortaokulda cemaatin abileriyle tanışmıştım. O tarihte Serdar, Musa kod adlı üniversite öğrencisi abiler vardı. Ben lisenin resmi pansiyonunda kalıyordum. Bu abiler pansiyona gidip geliyorlardı. Ben ve benim gibilere namaz kıldırıyorlardı. Sonra beni kendi cemaat evlerine götürmeye başladılar. 1989 yılında Işıklar Askeri Lisesi’nin sınavlarına girdim… Bana sınav olmadan önceki gece yarısı getirip soruları verdiler. Soruları Serdar abi getirmişti. Elinde bilgisayar çıktısı şeklinde sorular vardı. Şıkların üzerine cevaplar işaretlenmişti. Zaten bildiğim şeylerdi. Okudum, ezberledim…Işıklar Askeri Lisesi’ndeyken Serdar ve Musa abilerle görüşmeye devam ettim. Ayda bir kez görüşüyorduk. Genelde hafta sonu geliyorduk, namaz kılıyorduk, sohbet ediyorduk, Fetullah Gülen’in kitaplarını okuyorduk. Abilerim bana deşifre olmamak için askeri lisede tuvalette abdest almayı ve ima ile namaz kılmayı öğretmişlerdi. İma ile namazı istediğimiz yerde kılıyorduk. Namazı zihnen düşünüp dualarını içimden okuyordum…Askeri lise döneminde cemaatten abilerim bana herhangi bir görev vermediler. Ben de cemaat adına herhangi bir faaliyette bulunmadım. Tek göreviniz ifşa olmamak diye öğretiyorlardı.”

Tek görevleri Gülen cemaat mensubu oldukları ifşa olmadan kendilerini saklamak ve terfi etmek olan bu subaylarla dışarıdaki sivil imamlar arasındaki hiyerarşiyi en iyi anlatan bölüm ise burası:

“1993 yılındaaskeri liseyi bitirince sınavsız doğrudan Kara Harp Okuluna kayıt yaptırdım., Açıkçası o tarihte bir müddet ben de kendimi sorguladım. O tarihte kız arkadaşlarım vardı. Bu duruma cemaatten abiler kızıyorlardı.”

Yarbay Türkkan ifadesinde ordu mensubu subayların bağlı oldukları sivil imamlardan ne tür talimatlar aldıklarını anlatıyor:

“Bağlı bulunduğum ağabeyler asker değildi, hepsi üniversite mezunuydu, kod adları kullanıyorlardı…Genelkurmay Başkanı Necdet Özel paşayı dinleme cihazıyla sürekli dinliyordum. İki boğum parmak ucu kadar radyo diye tabir edilen dinleme cihazını her gün paşanın odasına herhangi bir yere koyup akşam da çıkarken alıyordum. Kendi hafızası vardı. 10–15 saat ses kaydı alabilecek kapasitesi vardı. Murat abiden önceki ismini hatırlamadığım Türk Telekom’da çalışan abi cihazı bana verdi. Cihazı evinde vermişti. Evi İncek’te Alacaatlı tarafındaydı. Gitsem evini bulabilirim. Bana dinleme cihazını verip paşanın sesini kaydetmem talimatını verdi. Bana ‘Sadece bilgi amaçlı dinleyeceğiz, bir şey olmayacak’ dedi. Ben de sorgulamadım, cihazı aldım. Paşanın sesini her gün kaydettim. İki, üç cihaz vardı. Haftada bir dolan cihazı cemaat abime götürüp veriyordum. Boş olanları alıyordum.”

İfadedeki bu cümlelerse Gülen cemaatinin ordu içindeki üzüm salkımı örgütlenmesi hakkında bir fikir veriyor. Bu örgütlenmede bir subay bağlı bulunduğu imam dışında ordu içinde birlikte çalıştığı, arkadaşı olan aynı cemaatin mensubu başka askerlerden habersiz olabiliyor:

“Ben, Genelkurmay Başkanı değiştiğinde, Hulusi Akar’ın emir subayı olduğumda ses kaydı işini bıraktım. Murat abi bana emir subayı olduktan sonra ‘Dinleme cihazını sen bırakmayacaksın’ dedi. Birkaç ay sonra öğrendim ki aynı işi Serhat ve soyadını bilmediğim Şener isimli başçavuşlara yaptırmışlar. Serhat ve Şener başçavuşların ikisi de Hulusi Akar Paşanın emir astsubaylarıydı.”

“Necdet Özel Paşa döneminde iki yıl Hulusi Akar Paşa, iki yıl da Yaşar Güler Paşa Genelkurmay 2. Başkanlığı görevini yürütmüşlerdi. Her ikisinin de emir subayı arkadaşım olan Binbaşı Mehmet Akkurt’tu. Mehmet Akkurt da Fetullah Gülen cemaatinin bir mensubudur. Ses kayıtlarını onunla birlikte yaptık. O da isimlerini belirttiğim Genelkurmay 2. Başkanlarının odasına dinleme cihazı yerleştiriyordu. Onun cemaat abisinin kim olduğunu bilmiyordum.”

Bir Yarbay yıllarca kendisiyle ilgilenen cemaat içindeki abisinin gerçek adını ve ne işle uğraştığını da bilmiyor:

“Cemaatte irtibat hâlinde olduğum kişiler Murat, Selahattin ve Adil kod adlı şahıslardı. Bunlardan Murat’ın evini biliyorum. Konya yolu civarındadır, gösterebilirim. Diğerlerinin ve tamamının ne iş yaptıklarını ayrıca adres ve açık kimlik bilgilerini bilmiyorum.”

Bu gizliliğin boyutlarını ise darbe girişiminden tutuklu Jandarma Binbaşı Haydar Hacıpaşalıoğlu’nun ifadeleri anlatıyor:

“Eşime cemaat mensubu olduğumu hiçbir zaman söylemedim. Zaten söyleseydim eşim sol görüşlü birisi olduğu için beni ihbar ederdi. Zira eşim CHP kökenli bir aileden gelip, sosyal demokrat dünya görüşüne sahiptir. Kendisi sürekli Fetullah Gülen ve cemaatinden hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini söylerdi. 2 çocuğum var. Bunların isimlerinin verilmesi konusunda cemaat mensuplarınca öneri gelmişti. Cemaat mensupları kızımın ismini ‘Nihal’ koyalım diye teklifte bulunmuşlardı. Ben de eşime ‘Kızımızın ismini Nihal koyalım mı’ diye teklifte bulundum. Eşim de bana Nihal isminde bir tanıdığı bulunduğunu ve bu kişiyi sevmediğini belirterek, teklifi geri çevirdi”

Genelkurmay Karargahı’nda güvenlik sistemlerinden sorumlu Yarbay Gökhan Eski de darbe girişim suçundan tutuklandı. O da ifadesinde Gülen cemaati mensubu olduğunu kabul etti ve cemaatle nasıl tanıştığını, 30 yıl boyunca Gülen cemaatinde bağlı olduğu sivil “abiler”le ilişkilerini anlattı

“Cemaat’le 1986’da ortaokul birinci sınıfta tanıştım. Ortaokulda bana, B. kod adını kullanan, tıp fakültesinde okuduğunu söyleyen bir abi görevlendirmişlerdi. Lisedeyken de irtibatımız devam etti. Benim her şeyimle ilgileniyordu. 1989’da İzmir Maltepe Askerî Lisesi’ni kazandım. Mezun oluncaya kadar B. abinin ziyaretleri devam etti. Askerî liseyi bitirince Kara Harp Okulu’na kaydoldum. Kara Harp Okulu’nda 6 ay kadar daha görüştük. Son görüşmede, ‘Artık ben değil, A. Gelecek’ deyip beni ona devretti. Harp Okulu boyunca A. abiye bağlı kaldım. O abi beni, Adil Abi’ye devretti. Benim Cemaat’teki kod adım ‘Salih’tir. Bu kod adını ortaokulda B. Abi vermişti…”

30 yılda üç abi değiştirmiş yarbay. Tek bir şey değişmemiş; kod adı. İfadenin şu kısmı ise cemaatten askerlerin de birbirini tanımadığını, en fazla 2’li gruplarla aynı abiye bağlı olduklarını anlatıyor:

“2012’de Ankara’ya gelince F. Abi, beni Murat Abi’nin (Muhammet Uslu) evinde R. Abi’yle tanıştırdı. Murat Abi, aynı zamanda Levent Türkkan’ın da abisidir. R. Abi, Çayyolu’nda oturuyordu. Türk Telekom’da çalışıyordu. Ankara’ya geldikten 6 ay sonra Yarbay Levent Türkkan’la R. Abi’nin evinde tanıştık. Cemaat’le bağlantılı olduğumuzu R. Abi’nin evinde öğrendik…”

Her subayın bağlı olduğu bir sivil imam var, cemaatle bağ karargâhlar içindeki hiyerarşiyle değil, dışarıdaki sivil imamlar üzerinden kuruluyor. Darbe talimatının da cemaat üzerinden geldiğini tahmin etmek zor değil. Zaten darbeden tutuklu subayların ifadeleri de bunu teyit ediyor:

Yarbay Levent Türkkan, ifadesinde darbe talimatının da kendisine nasıl geldiğini anlatıyor :

“Darbe yapılacağını 14 Temmuz 2016 Perşembe günü saat 10.00–11.00 gibi öğrendim. Genelkurmay Başkanı Danışmanı Kurmay Albay Orhan Yıkılkan beni sigara içmek için dışarı çağırdı. İkimiz yalnızken bu bilgileri verdi. Ayrıca bana darbenin yapılacağı gün görevimin Hulusi Akar Paşa’yı etkisiz hale getirip işi kolaylaştırmak olduğunu söyledi. Yine söylediğine göre, Hulusi Akar Paşa’yı etkisiz hale getirdikten sonra özel kuvvetler gelip alacaktı. Orhan Yıkılkan’ın bana verdiği görevi sorgulamadan kabul ettim. O gece benden sorumlu olan Murat abimin Konya yolunda Opet’in arka tarafındaki evine gittim. Bu konuyu duyunca biraz da darbe haberini alınca neler olduğunu anlamak için meraklanıp gittim. Rutin görüşmemiz yoktu. Normal zamanda abinin evine haberleşerek gideriz, gitmemiz gerekir, ancak önemli bir durum olduğu için bu defa habersiz gittim. Orada daha önceden tanıdığım Adil ve Selahattin abiler vardı ev Murat abinin olmasına rağmen o yoktu. Selahattin abi Murat abinin bir üst sorumlusu, Adil abi ise Selahattin abinin bir üst birim sorumlusu olan kişilerdir. Bana niye geldiğimi sordular. Darbeyle ilgili herhangi bir bilgi vermediler. Ben onlara ‘yarın akşam bir faaliyet olacak bilginiz var mı?’ diye sordum. Sorunca bana kızdılar, ‘sen nerden biliyorsun, bundan kime bahsettin, sana bunu kim söyledi’ dediler. Ben de Albay Orhan Yıkılkan’ın söylediğini onlara bildirdim. Orhan Yıkılkan’ı tanıyorlardı. Nereden tanıdıklarını bilmiyorum. Bana sıkı sıkı tembih ettiler. ‘Bu konuyla ilgili hiç kimseye, hiçbir yerde, hiçbir şey söylemeyeceksin, olay çok gizli şekilde devam edecek, deşifre olmayacak’ dediler. Bana verilen görevle ilgili herhangi bir şey söylemediler. Bu şekilde oradan ayrıldım. Bombaların patladığını, sivil halkın zarar gördüğünü öğrendikçe pişman olmaya başladım. Yapılanlar katliam gibiydi. Benim Allah rızası için çalıştığını düşündüğüm cemaatin girişimiyle bunlar yapılıyordu. Sabah saat 09.00 sıralarında karargahtaki koridor, darbeye iştirak edenlerle dolup taştı. Herkes aralarında ‘başarısız olduk, teslim oluyoruz’ diye konuşuyordu…Samimi olarak pişmanım. Sadece darbeye iştirak etmekten değil, Fetullah Gülen cemaati mensubu olmaktan dolayı da çok pişmanım. Anlattıklarım, söylediklerim samimidir.”

Darbe girişimine katılmak suçundan tutuklu Özel Kuvvetler’de görevli bir astsubay Bekir Kurt :

“Ben, Keçiören Şefkat Mahallesi’nde bulunan bir eve sohbet için gidiyordum. Buranın tam adresini bilmiyorum, ancak gittiğim zaman yerini gösterebilirim. Evin sahibi olan ve ismini ‘Adem’ olarak bildiğim şahıs ile ‘Nesimi’ dediğim kişi ve bir de ben olmak üzere 3 kişi oluyorduk. Darbe girişiminden 3 gün önce ‘Nesimi’ isimli bir kişi bu yakınlarda sıkıntı olacağını, ‘sizin birlikten bir subayın sana gelip, bana bu konuda yardımcı olur musun?’ dediğinde yardımcı olmamı istedi. Kendisine kimin geleceğini sorduğumda, ‘o seni tanıyor’ dedi.”

İstanbul Büyükçekmece’deki SAS Sualtı ve Kurtarma Grubu Komutanlığı’nda görevli astsubay üstçavuş SAS komandosu 26 yaşındaki Avşar Zırh’ın darbedeki görevi Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı gözaltına almaktı. Üstçavuş Zırh da benzer şeyler anlatıyor:

 

“14 Temmuz günü ismini Ulvi olarak bildiğim cemaat abim beni telefonla arayarak buluşmak istedi. Buluşmada tanımadığım bir kişi daha vardı. Bu kişi bana, ‘Yarın çok güzel ve önemli şeyler olacak’ dedi. 15 Temmuz akşamı saat 23.00 civarı Astsubay C. S.’nin evine gittim. Orada 3 asker daha vardı…”

Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Erdal Karlıdağ, darbeyi iki gün önce cemaatteki abilerinden duymuştu :

“Cemaatte gizlilik asıl olduğu için darbe teşebbüsüne kadar cemaat içinde bulunan subay, astsubay ve rütbelileri tanımadım. Çarşamba günü 2 kişi evime geldi. Halil isimli kişi bana jandarmada 3 bin kişilik cemaat içinde aktif olan, destek verenlerin listesinin hazırlandığını, benim de içinde olduğumu, Ağustos Şûrası’nda meslekten atılacaklarını söyledi. Beraber Anıttepe’de bir parka gittik. Parkta Yarbay Süleyman Karaca (Jandarma Personel Başkanlığı Şube Müdürü) ile karşılaştık. Altındağ İlçe Jandarma Komutanı Murat da vardı. Cuma günü bir faaliyet olacağını, başladığında Gölbaşı TÜRKSAT’a gitmemiz talimatını verdi.”

Jandarma Yarbay F.E. de ifadesinde darbe talimatının nasıl iletildiğini şöyle anlattı

“2011’de Ankara Jandarma Genel Komutanlığı Personel Başkanlığı Astsubay Tayin Şube Müdürlüğü’ne atandım. Askeriyenin Cemaat imamı olduğunu düşündüğüm Osman kod ismini kullanan matematik öğretmeni, açık adresini bilmediğim şahıs ile 2–3 haftada bir görüşmelerimiz olurdu. Atama dönemine yakın zamanlarda atanacak personel ile ilgili 30–40 kişilik liste getirirdi. 2013’ten sonraki atamalarda etkin olmaya başladım. 17–25 Aralık sürecinden sonra Osman ile görüşmelerimiz azaldı. 2015’in temmuz ayında Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’na atandım. Osman ile görüşmelerim devam etti. İstediklerinde verebildiğim kadar himmet (bağış Y.O.) veriyordum. 1994 yılından itibaren Cemaat içerisinde Fatih ve Halit kod ismini kullandım. Görüşmelerde telefon kullanılmaz, her görüşmede bir sonraki görüşmenin tarihi ve saati belirlenir. Darbe teşebbüsünden 12 Temmuz 2016 Salı günü haberim oldu. Akşam askeriye imamı olan Osman ve onun üstü kod ismi Hakan olan şahısla Tandoğan’da bulunan bir tıp merkezinin yakınındaki bir binadaki ofiste görüştüm. Hakan, yakın zamanda askeriye içerisindeki Cemaat mensuplarına yönelik büyük bir operasyon yapılacağını, bunu engellemek için 15 Temmuz 2016’da gece saat 03.00 sularında askeriyenin yönetime el koyacağını, talimatın, büyüğümüz Fethullah Gülen Hocaefendi’den geldiğini, destek amacıyla Batı illerinden birkaç tane tugayın Ankara’ya geleceğini söyledi. Harekâtın ilk önce Genelkurmay Karargâhı’nın ele geçirilmesi ile başlayacağını, ardından bütün karargâhların ele geçirileceğini ve illerde sıkıyönetim komutanlıklarının kurulacağını söyledi.”

 

Peki kimdi bu subayların bağlı olduğu ‘abiler’?

Darbe suçundan tutuklanan isimlerden biri de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın Gülen Cemaati içindeki “Abi’si olan Muhammed Uslu. Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü’nde sivil memur olarak çalışan Uslu’nun kod adı ‘Murat’. Uslu kendisine bağlı subayların ve kendisinin bağlı olduğu sivil imamın adlarını vermiş. Bazılarının gerçek adlarını bile bilmemesi dikkat çekici:

“‘Ahmet’ kod adlı Yarbay Levent Türkkan, ‘Ramazan’ kod adlı Binbaşı Mehmet Akkurt, ‘Adem’ kod adlı soyadını bilmediğim Binbaşı Fatih, ‘Yusuf’ kod adlı gerçek adını bilmediğim yüzbaşı, gerçek ismini bilmediğim ‘Rauf’ kod adlı Genelkurmay’da çalışan astsubaydır…” “Selahattin Abi, Çukurambar’da ikâmet etmektedir. Selahattin Abi’nin bağlı olduğu A. Abi bulunmaktadır. Benim en üst seviyede tanıdığım A. Abi’dir…”

“Ağabey” Uslu’nun ifadesi de darbe organizasyonun bu sivil imamlar ağı içinde kotarıldığı görüşünü teyit ediyor.

“15 Temmuz tarihinden bir gün önce yani perşembe günü benim haberim olmadan Selahattin Abi benim evime gelip salonda birileriyle görüşme yapmışlar. Ben eve geldikten sonra eşim bana anlattı, hatta bana kızdı. Onun anlattığına göre Selahattin Abi önce tek başına gelmiş. Eşimden, ‘Salonu kullanabilir miyim? Bir görüşme yapmam gerekiyor’ diye izin almış. Yengem de eşimin yanına geldikten sonra mutfağa geçip kapıyı kapatmışlar. Dolayısıyla Selahattin’in salona kiminle geçtiğini, kiminle görüştüğünü bilmiyorum. Selahattin eve geldikten sonra eşim birkaç defa daha kapı zilinin çalındığını söyledi. Normalde ben evde olmadan eve gelmezler. Demek ki acil bir durum vardı ki darbe teşebbüsünden bir gün önce benim evde görüşme yapmışlar. Kimin eve geldiğini tam bilmiyorum…”

İzmir’de Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya’ya Kuzgun adıyla ifade veren üst düzey bir subayın verdiği bilgilerde ise Ankara’da sivil bir evde katıldığı darbe toplantısında karşılaştığı “abi”lerden biri ise diğerlerinden daha rütbeliydi; Adil Öksüz

“Ankara’ da bulunduğum bu evde tanıdığım şahıslar devre arkadaşım Sinan SÜRER, Ömer Faruk HARMANCIK, ismini sonradan öğrendiğim Adil ÖKSÜZ, yine ismini sonradan öğrendiğim Hakan BIYIK vardı. Bunların haricinde saçları arkadan atkuyruğu şeklinde bağlı 25–30 yaş arası sivil bir şahıs vardı. Yine benim Ankara’ya gittiğim toplantılardan birinde Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Serdar DÜLGER isimli şahsın gözetim altına alma görevi bana verilmişti. Ben konuya itiraz ederek çatışma ortamının olup olmadığını sordum. Bana şahsın İzmir — Özdere’ de Havacıların kampında olacağı, çok rahat bir şekilde girerek, kapıyı çalıp Serdar DÜLGER’ i davet ederek çıkartacağım, herhangi bir problemle karşılaşmayacağımı söylediler”

Aslında Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalar kapsamında 9 Ocak 2015’te Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gelip şikayetçi olan Çetin Acar onun kim olduğunu anlatmıştı: “Ankara Üniversitesi İlahiyat mezunu. Mezuniyetten sonra uzun süre İstanbul’da Fetullah Gülen’e mollalık yaptı. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçenttir. Fetullah Gülen ABD’ye gittikten sonra Mustafa Özcan’ın Türkiye imamlığına geçmesi ile Hava Kuvvetleri’nden sorumlu imamlığı buna devretmişti Şu anda örgütün Deniz Kuvvetleri imamlığını yürüttüğünü duydum.”

15 Temmuz’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 20 bin 88 subay darbeye katıldıkları ve Gülen cemaati mensubu oldukları için uzaklaştırıldı. Jandarma ve Emniyet’te bu sayı 12 bin 985. Bylock ve diğer kriterlerle Gülen cemaati mensubu olduğu tespit edilen 77 bine yakın devlet memuru da devlet memuriyetinden atıldı.

Görevden uzaklaştırılan ve çoğu tutuklanan subaylardan 3 bin 665’i çok kritik görevlerdeki askeri yetkililerdi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli generallerin yarısı darbeden tutuklanmış durumda. Aralarında Genelkurmay İstihbarat, Personel, Plan Daire Başkanları, Hava, Deniz üs komutanları da var. Son sekiz Genelkurmay Başkanı’nın 7’sinin en yakın çalışma arkadaşları olan Özel Kalem Müdürleri de darbeden tutuklu. Bunlar arasında AK Parti iktidarından önce görev yapmış ya da seküler kimlikleriyle tanınan Genelkurmay Başkanları da var.

Sadece darbe sırasında Türkiye’de olan generaller değil, darbe sırasında yurtdışında görevli olan üst düzey generallerden tutuklananlar ya da kaçak olanlar var.

Türkiye’nin Avrupa ve ABD’de NATO’da görev yapan subaylarından 149’u Türkiye’ye geri çağrıldı. Bunlardan bir kısmı geri dönmeyerek kaçtı.

Darbeden önce hakkında 300 subayın bir fuhuş ve casusluk şebekesinin parçası gösterilerek tutuklanmasına neden olan Gülenci savcı ve polislerin yürüttüğü İzmir Casusluk Davası’ndaki usülsüzlüklerinden dolayı gözaltı kararı verilen ABD Norfolk’taki NATO üssünde görevli Amiral Mustafa Zeki Uğurlu, darbenin ardından ABD’ye sığınma talebinde bulundu.

2010–2012 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı olan, Afganistan’daki Türk ISAF Gücü’nün Komutanı Tuğgeneral Şener Topuç ve Afganistan’daki Türk Gücü’nün Komutanı Tümgeneral Cahit Bakır darbenin ardından Türkiye’ye çağırılınca, birlikte Dubai’ye kaçtılar, havaalanında gözaltına alınıp ve Türkiye’ye iade edildiler.

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan döneminde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı olan Albay Muhammed Tanju Poshor’un da ISAF görevi için bulunduğu Kosova’dan darbe günü Ankara’ya gelerek TRT binasının işgal eden darbecileri yönettiği ortaya çıktı.

En çarpıcı olanı ise son üç yıldır Gülen Cemaati’nin devlet içinde kurduğu paralel devlet yapılanmasıyla mücadele eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılında göreve başlamış en yakınındaki askeri yaverleri ve Muhafız Alay Komutanı da darbeden sonra tutuklandılar.

 

Bütün ifadeler ve delillerden ortaya çıkan örgütlenme ancak bir Dan Brown romanında karşımıza çıkabilecek türden.

14 yaşında askeri liseye girerken Gülen Cemaati mensubu olan askerler, bütün subaylık hayatları boyunca “Abi” adı verilen sivil imamlara bağlı oluyor. Gizliliğin esas olduğu örgütlenme üzüm salkımına benzetilebilir. En fazla 2 ya da 3 asker ordu içindeki daha üst askerlere değil, ordu dışındaki bir sivil imama bağlı ve bu yüzden kimse kimseyi tanımıyor.

Peki ordu dışındaki bu paralel “Abiler” ordusunun tepesinde kim var?

Darbe girişimi sırasında gözaltına alınıp, darbecilerin merkez üssü Akıncı’ya getirilen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın darbe girişimin ardından savcıya verdiği ifadesi bu sorunun cevabını veriyor:

 

“Onlara “Kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz 2. Başkan, kuvvet komutanları nerede? Bakanlar nerede? Elinizde kim varsa getirin. Sizin başınız, kıçınız kim” diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz’ gibi bir şey söyledi. ‘Ben kimseyle görüşmem’ diyerek tersledim”

Türkiye pek çok konuda ortak bir fikrin olmadığı bölünmüş bir toplum. Ama tek bir konuda neredeyse bir uzlaşma var; 15 Temmuz 2016 darbesinin arkasından Gülen Cemaati olduğu konusunda.

Darbe girişiminden bir gün sonra hasarlı Meclis’te bir araya gelip darbeyi kınayan dört büyük partinin sözcüleri , İstanbul Yenikapı meydanında 5 milyon insanın katıldığı mitingde bir araya gelen ve seçmenlerin %87’sini temsil eden iktidardaki AK Parti ve muhalefetteki CHP ve MHP’nin liderleri darbenin arkasında Gülen cemaati olduğunu söylemekte tereddüt etmediler.

Meclis’te dört partinin (AK Parti, CHP, HDP, MHP) ortak teklifiyle 15 Temmuz darbesini araştırmak için kurulan komisyonun adı da “Fethullahçı Terör Örgütü’nün 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu” oldu.

Türkiye’de darbenin arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu düşünenlerin oranı da araştırma şirketlerinin Temmuz 2016’dan beri yaptığı anketlere göre;A&G (%88.1), Pollmark ( %88.2), Sonar ( %94), ORC ( %95), Genar (%71)

15 Temmuz darbe girişimi sırasında darbenin merkezi Akıncılar Üssü’nde yakalanan Adil Öksüz ve Kemal Batmaz, 11 Temmuz günü İstanbul’dan New York’a uçmuş ve ABD’de sadece iki gün kalıp darbeden iki gün önce 13 Temmuz’da İstanbul’a dönmüşlerdi.

Artık onların darbeden hemen önce ABD’de hangi adrese gittiklerini tahmin edebiliriz: 1857 Mount Eaton Rd. 18353 Saylorsburg Pennsylvania.

Meclis’i bombalayan, 246 insanın öldüren darbecilerin gerçek merkez üssü burası. Darbenin bir numarasına Türkiye’nin 65 yıllık müttefiki ev sahipliği yapıyor.

 

                            Yıldıray Oğur&Ceren Kenar Çalışması. 

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: