Doğadaki Kuvvet Sistemleri 1

Her insanın veya toplumun Tanrı anlayışı birbirinden farklıdır

Bu, beyinlerin farklı yapılaşma ve programlanmasının bir sonucudur. Beyinlerin programlanması ise, mevcut bilgi düzeyine göre oluşmaktadır. Doğa bilimleri alanlarında yeterli temel bilgileri olan ve Dünya – Evren, hayat – ekolojik sistemler ilişkilerini kavrayan bir insanın Tanrı kavramı ile, doğadaki kuvvet sistemleri bilgisine sahip olmayıp, zihnindeki veriler atalarından duyduklarından fazla olmayan bir insanın Tanrı anlayışı elbette birbirinden farklı olacaktır.

Yanda sunulan “zeka gelişim tablosundan” anlaşılacağı üzere, çok eskilere gitmeden, sadece bir-iki asır öncesine bile baktığımızda, insanların Dünya ve hayat anlayışlarının, günümüzdekinden çok farklı olması gerektiğini kolaylıkla anlayabiliriz. Doğadaki güç kaynaklarından sadece yerçekimi kuvveti henüz keşfedilmiş, ama bu bilgi de sadece belirli bilim adamlarınca bilinip, anlaşılabiliyor.

zeka gelisim

İnsanların çoğunluğu hala, “düşme” olayının perde arkasını, yani ağaçtan düşme olayının, neden “yukarıya veya yana” doğru değil de, “aşağıya” doğru olduğunun farkında değil.  “Aşağıya doğru” kavramının, bir “çekim kuvveti yönü” olduğunu anlayamıyor; bu çekici kuvvetin ise, yeryuvarının tüm ağırlığının bir bileşkesinden kaynaklandığını tasarlayamıyor. Böyle insanların, dünyayı yuvarlak değil de, tabak şeklinde (düz) tasarlamaları ancak o zaman anlaşılabilir. Bu tür insanların, yeryüzünden bir uzay aracı ile uzaklaştıkça, yerin bu çekim kuvvetinden kurtulabileceğini ve uzaydaki bir uydu içinde, “düşme” denilen bir olayın olmadığını; insanın orada araç içinde, sürekli “uçar” durumda olduğunu tasarlamaları da imkânsızdır. Yerçekimi veya Gravite kuvveti ve kanunu keşfedileli neredeyse üç asır geçmiş olmasına rağmen, insanlarımızın çoğunluğu hala bu güç kaynağını tam anlamıyla kavrayabilmiş ve özümseyebilmiş değildir.

Diğer taraftan, insanların çoğunluğu bir Yaratıcı güç veya Tanrı’ya inanmakta; O’nu “Yerdeki ve gökteki her şeyi yaratan ve yöneten” olarak tanımlamaktadır. Peki, işte Yer ve işte gökteki Güneş, gezegenleri ve diğer yıldız sistemleri ve de diğer galaksiler. Bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ana kuvvet sistemi ise Gravite kuvveti diye isimlendirilen bir “Güç”. Gravite kuvveti yasalarının “doğruluğunun” bir kanıtı olarak şu tarihsel bilgiyi verelim: Güneş sistemine ait gezegenlerden, Merkür, Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn çok eski zamanlardan beri bilinmekteydi, çünkü Dünya’ya yakın konumluydular ve teleskopsuz gözlenebiliyorlardı. Yedinci gezegen Uranus, teleskopun keşfinden sonra bulunmuştur. Gravite yasaları uyarınca, Güneş ve bu gezegenlerin ilişkileri hesaplanınca ve Uranus gezegeninin yörüngesindeki bazı gözlemler dikkate alınarak, belirli bir uzaklıkta, belirli bir yerde bir başka gezegenin daha olması gerekliliği hesaplanıp, ileri sürülür (Leverrier 1846). Ve bu önermeyi duyan Galle isimli astronom, o günün akşamı, iddia edilen yerde ve yörüngede, Neptun gezegeni gözlemler. Pluto da, yine buna benzer bir şekilde bulunur.

Şimdi, düşüncenizdeki “Tanrı” veya “İlahi Güç” kavramı ile, “gravite kuvveti” kavramlarını birbiriyle ilişki içine sokmaya çalışın, bakalım nasıl bir sonuca varacaksınız.

Şimdi diğer bir doğal güç kaynağı veya kuvvet sistemine bakalım: Elektromanyetik kuvvet! Bu kuvvet sisteminin keşfi, graviteye göre, çok daha yeni. Ve insanlarımızın çoğunluğu bu kuvvetin, ne kendi vücudu üzerindeki etkilerinin bilincindedir, ne de çevresindeki eşyaların veya canlıların üzerlerindeki etkilerini tasarlayabilmektedir. Şöyle ki: Dünya ve evrendeki her şey, temel kimyasal elementler dediğimiz, atomlardan oluşmuştur. Her atomun kütlesel ve elektriksel yük kapasitesi, diğerlerinden  farklıdır. Bu nedenle, her atomun bir diğer atoma karşı davranışı farklı farklı olmaktadır. Bazı atomlar birbirlerini çok çekmekte, (yani sevmekte) ve birbileriyle çok kolayca birleşmekte, bazıları birbirlerini daha az çekmekte, dolayısıyla ancak özel koşullarda birbirleriyle birleşebilmekte; bazıları ise birbirlerine karşı hiç bir ilgi duymamakta, dolayısıyla birbirleriyle hiç birleşmemektedirler. İşte bu kurallar uyarınca, elektromanyetik kuvvetler etkisi sayesinde, doğada çeşitli moleküller oluşmakta, bu oluşan moleküller, bulundukları ortama dışardan giren veya çıkan yeni parçacıklar veya atomlar nedeniyle, sürekli değişimlere uğrayabilmekte ve bu “doğa oyunu” sürüp gitmektedir. (Şimdi, yine burada kısa bir ara verip, bu doğal sistemin “doğruluğunu” kanıtlayıcı şu tarihsel bilgiyi buraya sıkıştıralım: Mendelyef isimli kimyacı, 1869’da, o zamana kadar bilinen kimyasal elementleri, teorik olarak tasarlanan yapısal özelliklerine göre bir çizelge üzerine yerleştirdiğinde, çizelgede boş yerler kaldığını görür, ve sırf bu teorik hesaplama ve yaklaşımlardan kalkarak, “şu, şu özelliklerde ve ağırlıklarda, henüz bilemediğimiz başka kimyasal elementler var olmalı” savını ileri sürer. Ve araştırıldıkça, tüm ileri sürülen elementler keşfedilir!

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: