Doğadaki Yapısallaşma Sistemi Nasıldır?

Doğadaki Yapısallaşma Sistemi

   Doğadaki yapısallaşma, önce en basit şekliyle başlıyor, sonra gittikçe büyüyor, gelişiyor, karmaşıklaşıyor. Proton, nötron, elektron adı verilen atom parçacıkları olmadan, tüm dünyayı (ve evreni) oluşturan yaklaşık yüz kimyasal temel element oluşturulamaz. Bu temel elementler (atomlar) olmadan, moleküller oluşturulamaz; örneğin hidrojen ve oksijen olmaksızın, su dediğimiz molekül oluşmaz. Moleküller olmadan, taş, toprak, kayaç, ağaç, ot, et, vs. gibi hiç bir şey oluşturulamaz! Doğadaki bu yapısallaşma sistemi, hem cansızlar âleminde, hem canlılar âleminde bu şekilde olur.

Cansızlar Alemi

   Şimdi önce cansızlar âleminden bir örnek vererek, “büyüme” olayını açıklayalım. Mermerlerimiz kalsit kristallerinden oluşurlar. Kalsit deyince akla CaCO3 gelir. Tuz yataklarımız, tuz kristallerinden oluşur ve kimyasal formülü NaCl’dir. Şimdi, bir kalsit kristalini veya bir tuz kristalini, parçalayabileceğimiz en küçük boyutta düşünelim. Ne kadar küçültebiliriz? Bir insan vücudunun iç görüntüsünü ve yapısallaşmasını nasıl röntgen çektirerek ve\veya alınan parçaları mikroskop altında inceleyerek bulabiliyorsak, bu sorunun yanıtını da, aynı yöntemle bulabiliriz. Yanıt yandaki şekillerde gösterilmiştir: En küçük kristal yapısı birimleri (milimetrenin yaklaşık milyonda birinden daha küçük), belirli sayıda iyonların belirli bir dizilim içinde bir araya gelerek oluşturdukları, belirli geometrileri olan temel yapı taşlarından oluşmaktadır. Bunlara “temel hücreler” denir. Bu temel hücrelerin boyutları milimetrenin on milyonda biri civarındadırlar.

kristal yapısı
Kristal doğa yapısı

   Bir kristal, kimyasal formül olarak, bir sodyum ve bir klor iyonundan oluşabilir; ama sadece bir sodyum ve bir klor iyonundan oluşan tek bir tuz molekülü, bir kristalin temel yapısal ögesini oluşturmaya yetmez; en az, şekilde görüldüğü kadar iyon bir araya gelerek “en küçük yapısal temel birimi” oluştururlar. Bir kristal büyüyecekse, bu “temel hücreler” yan yana, üst üste getirilerek, büyüme gerçekleştirilir. Bu “temel hücrelerin” boyutları ve kenarlar arası açı değerleri, maddeden maddeye değişir.

   Şimdi, bu açıdan canlılar alemi incelendiğinde: Önce, basit nükleotidlerin oluşumu, sonra, bunların birleşmelerinden aminoasitlerin gelişimi, sonra daha büyük moleküler yapıların, veya yapı taşlarının, protein ve DNA, RNA gibi ögelerin gelişimi, sonra tek hücreli canlıların gelişimi, sonra tek hücrelilerin birleşmeleriyle çok hücrelilerin oluşmaları, sonra çok hücrelilerin, hücrelerarası ilişkilerde karmaşık görev bölümlemelerine giderek, organlar geliştirmeleri, sonra çeşitli canlı türlerinin birbirleriyle çeşitli ortaklık kurmaları ve karşılıklı ilişki ve bağımlılığa girmeleri ve çeşitli ekosistemlerin gelişimi ve bu şekilde başlangıçta bir kaç gramlık bir canlı kütlesinden, milyonlarca yıl sonra günümüzdeki canlılar aleminin milyarlarca tonluk canlı kütlesine geçiş, vs vs.. Çok büyük ölçekte bakıldığında, olay böyle görünüyor; en basitten en karmaşık yapıya doğru bir gidiş var.

   Şimdi ölçeği biraz küçültelim; insan ve kültürel gelişimine bakalım: Önce tek ve bireysel bazda yaşam tarzı ve çok basit aletler; sonra küçük guruplar veya kabileler halinde yaşama geçiş, sonra kabile içinde iş bölümü ve ortaklaşa eylemler ve kullanılan aletlerde geliştirmeler; sonra küçük boylar halinde ortak yaşam ve eylemler, daha sonra küçük devletler, sonra dev devletler arasında işbirlikleri ve ortak planlar ve eylemler ve Birleşmiş Milletler diye bir örgütün kuruluşu.    

Kutu Kutu İçinde

  Kısacası, doğada (ve evrende) ‘kutu kutu içinde bir gelişim ve yapılanma sistemi’ vardır. Her üst sistem, bir alt sistemin ögelerinin birleşmesinden oluşur. Yani doğada küçükten büyüğe doğru bir yapısallaşma sistemi geçerlidir!

Sonuç: Doğada, kutu-kutu içinde, ve standart prefabrik yapılaşma prensibine uygun bir sistem uygulanmaktadır. Her defasında, daha büyük bir üst sistem yapılaşma gerçekleştirilirken, yapı taşları olarak, önceki kalıplarda üretilen temel yapı unsurları alınmakta, ve bu arada, yeni yapının boyutuna uygun olarak, bu alt yapı taşlarında, ya ufak törpülenmeler, veya, boşlukları doldurmak gerekiyorsa, yeni eklentiler yapılmaktadır.

Yani, uzun sözün kısası, hem canlılar âlemindeki, hem de cansızlar alemindeki büyümede, bir “temel yapıtaşı” vardır, ve bunların adı “temel hücreler”dir! Bir diğer ifadeyle, canlı olsun, cansız olsun, tüm maddeler “hücrelerden” oluşurlar!

Günümüzde, doğadaki her şeyin atomaltı parçacıklardan oluşmaya başlayarak, atom, molekül, molekül kümeleşmeleri ve tüm bu ögelerin çeşitli birleşimlerinden ve etkileşimlerinden oluşan bir yuvarlak Dünya üzerinde yaşadığımızı biliyoruz. Küçükten büyüğe doğru gelişen bu yapılaşmanın, değişik boyutlarında, değişik kuvvet sistemleri etkilidir. Önce değişik boyutları kısaca belirtelim: Bir atom, bir çekirdekten ve o çekirdek etrafında dönen elektronlardan oluşur; çekirdek yaklaşık 10 üzeri -13 cm kadarlık bir boyuta sahiptir ve atomaltı parçacıklardan oluşur ve bir atomun hemen hemen tüm kütlesini veya ağırlığını oluşturur. Çekirdek ve elektronlardan oluşan bir iyonun (atomun) boyutu ise, 10 üzeri -8 cm kadardır. Dolayısıyla, bir atomun ana kütlesini oluşturan çekirdeği bir portakal kadar büyütülmüş düşünülürse, onun iyon denilen toplam atom boyutu, 10 km’lik bir küre kadar büyük görünür! Yani, elektron yörüngeleriyle çekirdek arasında devasa bir “boş” alan vardır ve çekirdek bu boş alan içinde, “devede kulaktan bile küçükken, atomun ağırlığının yüzde doksan dokuzundan fazlasını taşımaktadır. “Kuvvetli Etkileşim” denilen güç, işte, küçük ölçekli bu çekirdek içinde etkili kuvvet sistemidir. Çekirdekle, elektronlar arasındaki, çekirdek boyutuna göre devasa alanda etkili güç ise, “Zayıf Etkileşim” denilen diğer bir güç sistemidir.

Elektromanyetik Kuvvet

  Moleküllere gelince: Moleküller, atomların, bu elektron yörüngeleri boyunca birbirleriyle kaynaştıkları kümeleşmeler olup, onları etkileyen ana güç sistemi ise, elektriksel yüklere endeksli, “Elektromanyetik Kuvvet” sistemidir.

Bizlerin aşina olduğu, taş, toprak, su, meyve, hayvan, vs. gibi tüm cisimler, molekül kümeleşmelerinden oluşur, dolayısıyla onlar arası etkileşimleri sağlayan ana güç sistemi de yine elektromanyetik kuvvet sistemidir. Ancak, moleküller de nihayet atomlardan oluştuklarına göre, atomu etkileyen “kuvvetli ve zayıf etkileşim” sistemleri, doğal olarak moleküler sistem içinde de otomatik olarak devrededirler. Dolayısıyla, biz insanların içinde de, ana güç elektromanyetik kuvvetler olmak üzere, diğer kuvvet türleri de, doğal olarak etkilidirler.

Buraya kadar olan bölüm, gözlerimizle algıladığımız dünyamız ile, dünyamızın mikroskop altında bileşenlerini incelediğimiz parçacıklarının “özel dünyaları” (atomik ölçekte dünya) arası ilişkiler ve etkileşimler üzerineydi. Şimdi, boyutu gittikçe büyütürsek, Güneş ve gezegenlerine, “güneşlerin” kümeleşmelerinden oluşan galaksilere, galaksilerin kümeleşmelerinden oluşan daha büyük guruplara ve “Evrene” kadar uzanırız ki, bu boyutlar artık kilometrelerle ifade edilemez olurlar ve ancak ‘ışığın bir yılda kat ettiği mesafe” ölçek alınarak, ifade edilebilirler.

İşte, atomaltı parçacıklarından başlayarak, maddelerin gittikçe artan kümeleşmeleriyle oluşan  farklı boyutlu sistemlerde, boyut büyüdükçe, sisteme egemen olan kuvvet türü de değişmektedir ve bu prensip uyarınca da, gezegenler, yıldızlar, vs. arası etkileşimlerde ana güç, gravite kuvvet sistemi olmaktadır.

Gözlerimizle algılayabildiğimiz bu “yer ve bu yeri bir fanus gibi sarar görünen gök” sistemi teleskoplar altında incelendiğinde, “dünya” denilen cismin, bir yıldız çevresindeki bir gezegen olduğu, ve bu tür “dünyalardan” evrende daha milyarlarcasının olacağı anlaşılmaktadır.

Çağdaş anlamda “yer ve gök” böyle farklı farklı iç içe girmiş “dünyalardan” oluşmaktadır: Mikroskobik veya atomik ölçekte ‘dünyalar’; gözle algılanan ölçekte “Dünya”; ve teleskopik ‘dünyalar’ ve bunların farklı farklı “gökleri”! Ve de bu farklı boyutlu sistemlerde etkili farklı kuvvet sistemleri!

Şu bilgiye de ulaşabilirsiniz: 

 

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: