insanlar ne zaman ortaya çıktı ve Sümerlerin Etkisi

Antropolojik bulgular ve halihazırda elde edilen fosiller ilk insanlar ne zaman ortaya çıktı sorusunun cevabını verebilmektedir.

   İnsanoğlunun yeryüzünde ortaya çıktığı andan günümüze kadarki gelişim süreci antropolojik bulgular ve en eski yazılı kaynaklar olarak kabul edilen Sumer tabletleri yardımıyla nitelendirebilmektedir. İki milyonluk geçmişimizin, ilk bir buçuk milyon yıllık döneminde, atalarımızın pek insansı bir hayatları olduğu söylenemez. Çünkü tüm bilgi ve becerileri, sert taşlardan parçalar kopararak, bunları bıçak gibi kullanıp, bitki veya hayvanları parçalamaktan ibarettir. 

   ‘Ateş’ kontrolünü ancak son beş yüz bin yıl içinde öğrenmiştir. Beyinlerinin küçüklüğü nedeniyle, beyinlerinin henüz, günümüz insanlarınınki kadar gelişmiş ve karmaşık bir yapılaşma ve donanıma sahip olamayacağı olasılığı dikkate alınırsa, konuşma ve mantıksal değerlendirme yeteneklerinin çok sınırlı olacağı da aşikardır. Yani, sözün kısası, zihinsel gelişim açısından, 1,5 milyon yılda bir arpa boyu yol ancak alınmıştır.

   Gelelim son yarım milyonluk döneme. Bu dönemin yaklaşık ilk 450 bin yıllık evresinde, eskiye oranla hızlı bir zihinsel gelişim sağlanarak, ateşin kontrolü öğrenilmiş, ölülerin gömülmesine başlanmış, karşılıklı ilişkiler geliştirilmeye başlanarak hastalara ve yaralılara bakım başlatılmış, taşlardan koparılan parçalar biraz daha düzgünce yapılarak daha kullanışlı hale getirilmesine rağmen, taş devrinin dışına çıkılamamış.

insanlar ne zaman ortaya çıktı

   Günümüzden 35 ile 10 bin yılları arası döneme gelince: Bu dönem, insanlarda zihinsel yeteneklerin oldukça hızlı geliştiği bir dönemi yansıtır. Gerçek  anlamda insanlaşma bu arada olmuştur. İnsanlar bu dönemde duvarlara resimler yaparak, değer verdikleri, saydıkları şeylerin heykellerini yaparak, zihinsel yeteneklerini kalıcı eserlere dönüştürmeyi başarmışlardır. O zamana kadar mağara dışında bir yerleşim alanı olmayan insanlar, ilk defa kulübe gibi yerleşim yerleri yapmaya başlamışlardır. Kulübe yapımında, taş, ağaç parçası yanında, fil gibi büyük hayvanların kemik ve dişlerinden de yararlanmışlardır. Hayvan kemiklerinden ve dişlerinden (ve diğer gereçlerden), ok, zıpkın, mızrak, iğne gibi aletler, ilk defa bu dönemde yapılmıştır. Çamurdan çanak çömlek gibi gereçlerin yapımı da, ilk defa, bu dönemin insanlarınca gerçekleştirilmiştir. İnsanlarda  ilk “ahiret” kavramının da bu dönemde oluştuğu sanılır, çünkü ölülerin yanı sıra, mezarlara kişisel eşyaların gömülmesine de, bu dönemde başlanmıştır.

Antropolojik bulgular ve genetik araştırmalar, Homo sapiens sapiens dediğimiz bilgili insan türünün yaklaşık 100-200 bin yıllık bir geçmişe sahip olabileceğini gösteriyor. Diğer taraftan, Neandertal insanı denilen ve daha çok soğuk yörelere uyum sağlayıcı bir yaşam sürdürdüğü anlaşılan bir insan türünün de, Homo sapiens sapiens’den daha eski bir geçmişe sahip olduğu ve yaklaşık 30 bin yıl önceleri soyunun tükendiği belirlenebiliyor. Acaba bu insanlar, o zamanlar nasıl yaşıyorlardı, yaşadıkları dünya koşulları nasıldı, soğuk muydu, sıcak mıydı, nelerle mücadele etmek zorundaydılar, ne tür bir sosyal yaşam şekilleri vardı, aile veya kabileleri ne kadar büyüktü, ne tür gelenekleri ve adetleri vardı, toplumsal yaşam kuralları nasıldı ve bu kuralları kimler koyuyordu? Eski toplumların oluşturdukları yaşam görüşleri ve kurallarından bizlere kadar gelen ve bizlerin gelenek ve göreneklerini etkileyenleri var mıdır ve hangileridir? Bunların olumlu veya olumsuzları var mıdır?   Bunlara benzer bir çok soru daha aklımıza takılmaktadır, ancak, bugün için, bunların hepsine doyurucu bir yanıt vermekten yoksunuz. Bu tür sorulara cevap ararken, başvuracağımız belgeler veya veriler, eski zamanlara ait buluntulardan oluşmaktadır

insanın ortaya çıkışı

İlk insan ne zaman ortaya çıktı sorusu günümüz bilimsel veriler ışığında oldukça aydınlanmıştır. Şimdi, bugün için mevcut belge veya verilerin en önemlilerini zaman içindeki yerlerine uygun bir sıralama ile ortaya koymaya ve bunlardan çıkartabileceğimiz sonuçlara bakalım.

Son buzul devri, günümüz insanı olan Homo sapiens sapiens’in gelişmeye ve yayılmaya başladığı dönemdir ve bu dönemde, Dünya’mızda “yaşanacak yerler” son derece sınırlı olup, en ideal yaşam ortamını, ekvatora yakın ve çukurca ovalar oluşturmaktadır; çünkü, dünyada sürekli bir “kara kış” dönemi sürmekte, dolayısıyla, yüksek yerlerde dondurucu bir soğuk iklim hüküm sürmektedir. İnsanlık tarihinin bu son 100 bin yıllık döneminde deniz seviyesi yaklaşık 130 m daha düşük olduğundan, bu günkü Basra körfezinin kapladığı alan, yer yüzünün “en çukur ve (Zagros Dağları ile) kuzey rüzgarlarından korunmuş ve de ekvatora yakın (yani sıcak kuşak) bir ovasını” oluşturmaktadır. Yani o zamanın olumsuz koşulları karşısında, en ideal, cennet gibi bir yerdir.

Günümüz modern insanlarının ilk ataları ise, bu zamanlarda yeni yeni gelişmektedirler. Henüz ziraat usullerini bilmeyen ve sadece doğal ürünlerle beslenen bu ilk atalarımız için bu devasa ova, bir “Cennet” niteliğindedir. Böylesine ideal bir yaşam ortamının en beğenilen bir yer olması kaçınılmazdır. 

Şimdi akla bir soru takılıyor: yüz bin yıl öncesi ile 15 bin yıl öncesi arasında, yaşam için çok elverişli, hatta dünyanın en ideal yaşam yeri olan bu Basra-Hürmüz ovasında kimler yaşamış olabilir?

Antroplojik bulgulara göre, bu zaman aralığında Homo sapiens sapiens yaşamına başlamıştı; ama biraz daha ilkel olan Neandertaler adamı da, bu zaman diliminin ilk yarısında (hatta biraz daha sonlarına, yani 30-35 bin yıl öncelerine kadar) yaşıyordu. Peki bu iki insan türünden hangisi bu “çennet ülkesinde” yaşadı? Acaba her ikisi de birden aynı ortamda birlikte yaşadılar mı?

Sümer İnanç Sistemi

“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ata sözümüzden yararlanmak amacıyla, eski belgelerden yararlanmaya çalışalım. İki değişik kaynak var; birisi Sümerlere ait çivi yazısı tabletler ve onların efsaneleri (yaklaşık 5-10 bin yıl öncesini yansıtırlar); diğeri Eflatun’un dünya ve evrenin oluşumuna dair bakış açısını yansıtan Timaios adlı eseri (yaklaşık 2300 yıl öncelerinin görüşü).

   Sümer yazıtlarında, Tanrılar, insanlar gibi tanıtılmıştır; sevişirler, evlenirler, çocukları olur; bilgi ve beceri sahibidirler, insanlara bilgi ve beceriyi onlar aktarmışlardır. Yani oku, yayı, baltayı, sabanı, vs.yi Tanrılar bulmuşlar ve sıradan insanlara öğretmişlerdir; hatta tanrılar insanlarla cinsel ilişkiye de girerler ve bunlardan tanrı soylu kişiler doğarlar; tanrılar, bilgili ve efendi yaratıklardır, diğerleri bilgisiz, cahil kul takımını oluştururlar. (Efendi \ kul-köle ayrımı Sümerler ‘den beri var, daha öncesi hakkında veri yok). Her tanrı adına tapınaklar yapılır ve insanlar, şanslarının açık olması, bol ürün almaları, vs. için, tanrılara kurban, hediye vs. vermek zorundadırlar.

   Eflatun’un eserinde ise, Tanrıların bütün dünyayı kendi aralarında paylaştıkları; kendi adlarına tapınaklar kurup, kurbanlar kesilmesini adet haline koydukları; Deniz Tanrısı’nın da, kendisine düşen yörede yaşayan bir yerli ailenin “Kleito” isimli kızıyla birleşerek, ondan doğma çocuklarını bu adaya yerleştirdiği; insanların  tanrı soylu olduğu vs. anlatılır.

   Kısacası,  her iki veri kaynağı da birbirine benzer bilgiler içerir: iki tip “insan” tanıtımı söz konusudur: birinci tip, Tanrısal özlü, veya Tanrısal soylu olanıdır, bunlar bilgi ve hüküm sahibidirler; diğeri ise, yerli halktır.

  Şimdi, insanın aklına, ister istemez şu eşleştirme denemesi geliyor: Homo sapiens sapiens = Tanrı soylu insanlar; Homo  neandertalensis = yerli halk!

Acaba böyle miydi? Eski belgelerde, açık bir şekilde, yerli halkın eskiden beri orada yaşadığı, Tanrı soyluların sonradan yerleştikleri ima ediliyor.

Bilgili insan anlamını taşıyan Homo sapiens sapiens’in, gelişmiş beyninden yararlanarak, zekası tam gelişmemiş daha ilkel insanlara karşı kendilerini “Tanrı soylu” diye kabul ettirip, onları yönetmeye, onlara hükmetmeye kalkmış olmaları olası görünüyor.

Son Buzul Dönemi

12-13 bin yıl öncesi, dünyamız iklimi tekrar ısınmaya başlayıp, buzullar yavaş yavaş ergimeye başlayınca, deniz seviyesi tekrar yükselmeye başlar (yaklaşık yılda 1-2 cm. kadar). Deniz, önce Hürmüz Boğazına ulaşır, sonra Basra – Hürmüz Ovası’nın derin vadilerine doğru ilerler; derken, ovadaki tümsekler ve tepelerin çevreleri denizle kaplanır ve adalar ortaya çıkar. Deniz sularının derin vadiler boyunca  ilerlemesi sırasında, kara tarafında kalan insanlar, karalardaki yüksek yerlere kaçarak kendilerini kurtarmışlardır. Peki, kara tarafına değil de, ilerde adaya dönüşecek yükseltilere veya tepelere doğru kaçanların geleceği nasıl şekillenmiştir? Henüz dünya hakkında pek bir şey bilmeyen bu ilkel insanların, sığındıkları yükseltilerin boyutları hakkında bir şey bilmeleri mümkün değildir. Üstelik başlarına gelen ve daha da gelecek olan felaketlerin ne olduğu, neden olduğu konusunda da hiç bir bilgileri yoktur; sel olmuştur, onların da her biri bir yönde kaçmaya başlamıştır. O zaman için, deniz seviyesinin yükseldiğinin farkında bile değillerdir. (Bu gün, bizler bile, çoğu doğa olaylarının gelişimi hakkında hiç bir bilgi sahibi değilizdir, çünkü geçmişten ders alıp, doğayı sürekli gözlemlemek, ölçümler yapıp, zaman içindeki değişimlerini incelemek, yorumlar yapmak gibi bir gelenek oluşturmuş değiliz.

Her sene bir sel felaketine uğrayan ve yaşadıkları toprakların her sene biraz daha sulara gömüldüğünü fark eden bu insanların acaba yaşam şekillerinde ve düşünce sistemlerinde, zamanla nasıl bir gelişim ve değişim beklenebilir? Nüfusları mutlaka her yıl biraz daha artıyor, ama buna karşın, yaşadıkları yer de her sene biraz daha küçülüyor. Çok çelişkili bir durum.

Yukarıda kısaca özetlenen antropolojik ve arkeolojik bilgilere ek olarak, yeni tarihsel bilgi ve bulgular da dikkate alınıp, bir çizelge hazırlanacak olursa, şöyle bir şekil karşımıza çıkar. Bu çizelgeden şu sonuçlara varılabilir:

insanlar ne zaman ortaya çıktı
İnsanlığın Kültürel Gelişimi

1.: İnsanlığın ilk hızlı bir zihinsel gelişim içine girdiği dönem, yaklaşık 35000 ile 4000 yıl önceleri arasını kapsayan, 2. Evre olup, bu hızlı gelişimde dinamo görevini, yani öncülüğü, Sümerler yerine getirmişlerdir. Bu döneme damgasını vuran bölge ise, Mezopotamya ve yakın çevreleri olmuştur.

Ama, bir “engel” ortaya çıkmış, veya çıkarılmış olmalı ki, bu “normal” gelişim engellenmiş ve insanlığın zeka gelişimi bir duraksama evresine (III. evre) girmiştir.

2.: Bu durgun dönemde, Mezopotamya ve yöresi uygarlığı, sanki uyuşturulmuş gibi, eski değerlerin üzerine pek bir şey koyamazken, Uzakdoğu ülkelerinde (Çin’de) kağıt, barut gibi bazı çok önemli (ama az sayıda) buluşlar gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, bu dönem, Uzakdoğu damgasını taşımakta ve öncülük görevi de Çinlilere geçmiş olmaktadır.

3.: Son beş yüzyıllık tarihimizi kapsayan 4. evrede, insanlık tekrar hızlı bir gelişim içine girmiş, ve öncülük, Avrupa ülkelerine geçmiştir. Bu dönemin sonlarına doğru, Kuzey Amerika ülkeleri ile bazı Uzakdoğu ülkeleri de (örneğin. Japonya), bu hızlı gelişim hızına ayak uydurmayı, hatta gelişimi daha da hızlandırmayı başarmışlardır.

Bir başka ifadeyle, II. evrede kesintiye veya duraksamaya uğrayan insanlık zeka gelişimi, tekrar yükselme eğilimine, bu IV. evrede girmiştir.

4.: İnsanlık kültürü, tek bir coğrafik yöreye ve tek bir ırka bağlı olarak gelişmemiştir; değişik dönemlerde, değişik bölgelerde, farklı kavimler tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla, bu günkü ulaşılan genel düzey, tüm insanlığın ortak bir mirasıdır. Taş yontmayı ilk keşfeden, beyinleri bizimkilerin  yarısı kadar bile olmayan, Homo habilis adındaki, çok değişik ve ilkel bir insan türüdür. Ateş yakmayı ve onu kontrol edebilmeyi ilk keşfeden, yine beyinleri bizlerinkine oranla  küçük olan, Homo erectus adlı, bir diğer ilkel insan türüdür. Daha sonra, diğer kavimler, daha başka şeyler bularak, eski bulunanlara eklemişler ve insanlık, bugünkü kültürel ve teknik düzeyine ulaşmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: